|
REKLAM ALANI
|
Anasayfa » Said YALÇIN
MALATYA VALİSİ ULVİ SARANA
10 - Aralık - 2010, 23:49
Said YALÇIN
Önce canım ablamın arkasından çok ama çok sevdiğim dostlarımın, ölümü düşündürüyordu. Bizi en güzel varlık olarak yaratan Allah-ü Teâlâ, neden yok ediyordu? Neden yaşlandırıyor, hastalandırıyordu?
“Her kime uzun ömür verir isek, hilkatini nekse uğratırız.” diyordu. Yaşlanmayı durdurmak, hastalıklardan kaçabilmek, ölümden kurtulmak mümkün değildi. Her yer O’nun mülküydü. Yerin yedi kat altı, göğün yedi kat üstü O’na aitti. Yıldızlara kaçsak, mülkünden çıkmamız imkânsızdı. Teslim olmaktan başka çare var mıydı?elbette yoktu?
Ölümü kabul etmeliydim. Hastalıkları, yaşlanmayı, kazayı, kaderi daha da önce... Kalem yazmış, mürekkep kurumuştu. Şimdi, yaşamak ve olanları seyretmek zamanıydı. İtirazsız, isyansız...
Yavaş yavaş büyümek olmasaydı, hızlı çekim büyüyüverseydik, güzelim çocukluk döneminden mahrum kalsaydık, göz açıp kapayıncaya kadar geçiverseydi, hayvanlar gibi çabucak ergenlik dönemine geliverseydik, daha mı iyi olacaktı? Yetişkinlik olmasaydı üreme olmayacaktı. Hastalıklar, kaza bela ve yaşlanma olmasaydı, ölümü kabullenmemiz kolay olacak mıydı? Ya ölüm olmasaydı da hasta, sakat, yaşlı olarak hep birilerinin bakımına muhtaç kalsaydık, daha mı iyi olacaktı?
Ölüm temizlik, nimet... Allah’ın merhametinin sergilenişi... Sürgün yerinden azat... Beden yükünden kurtuluş, ruha özgürlük... Başka bir boyuta geçiş ve yeni ve sonsuz bir hayat için yenilenmeye hazırlık...
“Dünya, mümine cehennem; kâfire cennet!” diyor, Abdülkadir Geylani Hazretleri. Kâfir yer içer, sefa sürer. Allah-ü Teâlâ Sabur’dur. Sabreder. Ahrette hesaba çeker! Dünyada çile çekmiş olsa bile onun için cennettir. Öyle bir azap beklemektedir ki onu, tahayyül edebilmiş olsa, dünyadaki her türlü azaba razı olur! Çünkü düşünebileceği en şiddetli azap, o azabın yanında mükâfat gibi kalır!
Mümini öyle güzellikler beklemektedir ki dünyada bir eli yağda bir eli balda, zevk ve safa içinde yaşamış olsa dahi cennetteki hayatının yanında cehennem hayatı gibidir! Öylesine akıl almaz nimetler beklemektedir, onu!
Ne kadar da seviyoruz, bu sürgün yerini! Ölümü bilmediğimiz için belki. Bebek, anne karnında rahattır. Ona kalsa, orada yaşamak ister. Bilmez ki dünyada renker, sesler, güzellikler, bin bir çeşit nimetler var. Biz de dünyanın bedenindeyiz. Atmosferin karnında... Hayat etenesinde rahatız. Doğmak istemiyoruz, ölüme. Ölümün güzelliklerini tahayyül bile edemediğimizden belki.
Ölüm, her bilinmeyen gibi ürkütücü, korkutucu! Belki de ne kadar güzelliklerle dolu olduğunu bilseydik, bu sürgün yerinde bir dakika bile durmak istemez, hemen intihar eder, cehennemi boylardık! Allah, belki de onun için ölümün güzelliklerini gizlemiştir. Bize bakan yüzü donuk ve soğuk... Perdenin gerisinde ne büyük rahatlık ve huzur var, kim bilir? Uyuyunca uyanmak istemediğimiz gibi ölünce dirilmek istemeyiz belki.
Yeniden can bulan kişiler, çok derin bir uykuda, çimenlik, yeşillik boş bir alanda son derece mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamaktayken hayata döndürüldüklerinde:
_ “Neden uyandırdınız beni? O kadar mutluydum ki! Bir anda, süratle döne döne yükselip, dar bir geçitten geçtim ve geniş, yemyeşil bir mekâna geldim. Orada mutlu olduğum kadar hiçbir yerde mutlu hissetmemiştim kendimi. Bırakın beni! Oraya gitmek istiyorum!” demişlerdir.
İnsan uyuklar, uyur, bayılır, komaya girer, ölür. Yani safha safha kendinden geçer. Ölüm, bunların en derini... Ağır baygınlık hali... Uyuyunca rahatlamaz mı insan? İliği kemiği dinlenmez mi? Ya ölünce? Kimbilir bu dinlenmenin kaç misli bir rahatlık kaplar, ruhu!
İnsan, bayıltılmadan ameliyat edilmez. Diri diri çürütüp, dağıtıp, parçalarına ayrılamaz. Allah, o azabı vermiyor, kuluna. Kıyamıyor. Aksi halde ağaçlar gibi diri diri kesilir, parçalanır; budana budana, çürüyerek yok olurduk. Merhametinden öldürüyor. Ruhsal ve fiziksel, her türlü acı çekme duygumuzu yok ederek dağıtıyor.
Her şey, akıl almaz bir aklın ürünü... Bizi, günlük olayların vermiş olduğu sıkıntılardan, sinir ve stres yaratan olayların etkisinden kurtarmak için muntazaman her gün uyutuyor. Çoğu zaman, uyuyup uyanınca kızgınlıklarımızın geçtiğini, sinirlerimizin yatıştığını fark ediyoruz. Uyuyunca, o hadisenin üzerinden zaman geçiyor. Olay eskiyor. Ağır hayat şartları altında tamamlanan bir ömrün izlerini de belki ölüm haline geçirerek küllendirecek, silecek; bütün acı, keder ve üzüntülerimizi unutturacak, sonra cennetini lûtfedecektir belki oradaki mutluluğumuzun tam olabilmesi, durup durup dünya hayatımızdaki geçmişimize gidip, huzurumuzun kaçmaması için. Unutmak da çok büyük bir nimettir. Aksi halde, bize yapılan haksızlıkları anımsar dururuz, cennet de cehenneme döner.
Dünyada başkalarına da yer açmak; ölenlerin, kalanlara ibret olması; malın mülkün, eşin evladın, her şeyin kabrin kapısına kadar olduğunun anlaşılması ve herkesin ona göre ayağını denk alması için bizleri, ekinler gibi yeşertip, sonra sarartıp, hep birden yok etmiyor. Birimizin ölümünü diğerlerine, ibret olması için gösteriyor. Bizi, geride kalanların hidayetine vesile olması dileğiyle, aşama aşama öldürüyor.
Beden; yarasız beresiz, tek çiziksiz oluşuyor; gelişiyor, büyüyor; yaralanıyor, hantallaşıyor, hastalanıyor, yaşlanıyor, yıpranıyor, eskiyor. Yeni bedenler verecek. Eskisini sıyırıp çıkaracak, yenisini giydirecek. Yılanın gömlek değiştirdiği gibi... Kılını tüyünü yenilediği, yılanına çıyanına kadar her yarattığını her yıl giydirip kuşattığı gibi... Öyle birer beden ki herkesin yerine göre... Sekiz kat cennet, yedi kat cehennem ve Arasat’ta yaşamaya elverişli bedenler...
Cennetliklerin gözlerine öyle bir algılama hassası koyacak ki eşler birbirleriyle her bakıştıklarında buradaki alınabilecek en büyük hazzın on beş mislini hissedecekler ve bu gözler Cemal seyredecek. Öylesine güçlü olmalı ki dayanabilmeli, dağlar eriten o Nur’un güzelliğinin tesiri karşısında! Mutlaka, Cemal seyrini algılamaya yetenekli ve o hazzı yaşamaya uygun yaratılacak.
Cehennemliklerin derilerini o kadar değişik yaratacak ki yandıkça tabaka tabaka eriyecek, kavlayalacak, süratle ve sürekli yenilenecek; azabı aralıksız hissetmeleri için. Ateşe dayanıklı, yanmaya elverişli olacak.
Cezası bitip cehennemden çıkanlara da yepyeni bir beden verilecek ve cennettekiler anlamayacaklar onun cehennemden geldiğini. Allah, hepimizin suçunu bilir, yüz karamızı yüzümüze vurmaz, kimsenin sırrını kimseye demez. Ayıbımızı orada da saklayacak. Süklüm püklüm yaşatmayacak, doğrudan cennette yaşamaya hak kazanmış olanların arasında. Belki, merhametinden, cehennem hayatımızı da unutturacak; biz dahi bilmez olacağız azaba çarptırılanlardan olduğumuzu. O dahi gölgeleyemeyecek cennetteki mutluluğumuzu.
Önce bizi, acı duymamamız için ölüm haline geçiriyor, narkoz verircesine. Parça parça, hücre hücre dağıtıyor. Tekrar diriltmeyi de doğumumuz gibi hissettirmeyecek, merhametinden. Nasıl iki hücreyi acısız sızısız böle böle katladıysa, ilk yaratılışımızda; yine öyle yaratacak, haberimiz olmadan. O zaman biz derin uykuda olacağız. Ölüm uykusunda. Sûr üfürüldüğünde, kabirlerimizden kalkınca, sanki yeni uyumuşuz da birisi bizi uyandırmış gibi gelecek:
_ “Ne oldu bize? Bizi, yattığımız yerde kim uyardı?” diyeceğiz, Yasin Suresindeki son ayetlere göre.
Yediklerimizin eritilip kana karışmasında çalışan değirmenin ve fabrikanın sesini dahi duymadığımız, mücadelesinden habersiz olduğumuz gibi toprak adı verilen en iptidai bir fabrika eritecek, öğütecek, yok edecek eskisini ve sakladığı iki hücreden, bir bitki tohumu çatlatırcasına sessizce üretecek, yenisini; bizi, bizden habersizce.
Ölüme böyle bakınca, Allah’ın sonsuz ilmini, anlatılmaz merhametini ve akıl almaz maharetini iliğimde, kemiğimde hissediyordum!
Bence mutluluktu, ölüm. Derin uyumaktı. İliği kemiği dinlenircesine! Canımıza okuyan hayatın bütün yorgunluğunun çıktığı büyük bir dinlenme dönemiydi, kış uykusuna yatarcasına, bazı yaratıklar gibi.
"Çıkmakta olan canı geri çevirsenize!.. Ona siz mi daha yakınsınız, biz mi?" Yaklaşık bir ayet mealidir, bu. Allah’a yakın olmaktır, ölüm. O’na dönüştür. Aslımıza...
Kötü tarafı, ayrılık... Göçük altında kalan şehit... İç veya dış kanamadan ölen şehit... Gurbette ölen, gurbet şehidi; helal kazanç için görev başındayken ölen vazife şehidi... Savaşta, silah başında ölen zaten şehit... Allah ne kurtuluş yolları açmış, Müslümanlar için!
Ölüm, kurtuluş bir nevi... Bedende hapsolmaktan, yerçekimine bağlı bir madde olmaktan kurtulma ve düşünce hızıyla hareket serbestisine kavuşma... Bilmediğimiz fakat hissedebildiğimiz boyutta arzumuzca seyahat, seyran her yeri...
Kim bilir ne güzeldir, ölüm! Öğrenmek sonsuz... Hayat boyu bir şeyler öğreniyoruz. Ölürken de ölmeyi öğreneceğiz. Öldükten sonra ne kadar sır perdesi varsa açılacak! Ne güzel şeyler bekliyor bizi! Her şeyden önce Dost bekliyor
Bu haber 673 defa okunmuştur.
|
GAZETELER
NÖBETÇİ ECZANELER
HAVA DURUMU
ELAZIĞ SPOR
YEREL RADYO VE TV'LER
|